top of page

Basından

Büke Koyuncu, Mektepli Gazete, 6 Eylül 2026

​​

Zeynep İşman, Büke Koyuncu, Milliyet Gazetesi, 29 Mart 2026

​

Zeynep İşman, Vivet Alevi, Milliyet Gazetesi, 2 Kasım 2019

​

Damla Çelik Taban, Sura Hart, Habertürk Gazetesi, 15 Mart 2017

​

​

Şiddet Salgını ve Bağışıklığı Azalan Çocuklar

Büke Koyuncu

Dr. Öğr. Üyesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

​

​

Mektepli Gazete

6 Eylül 2026

​

Son yıllarda şiddet konusu Türkiye gündeminde giderek daha fazla yer bulur hâle geldi. Bunun önemli nedenlerinden biri, kamuoyunda geniş yankı uyandıran bazı ölümcül şiddet olaylarının çocuklar tarafından gerçekleştirilmiş olmasıydı. Ancak burada üzerinde durulması gereken temel meselenin çocukların şiddet eğilimi olduğunu düşünmüyorum. Asıl soru, şiddet salgınının çocuklara kadar ulaşacak ölçüde nasıl yaygınlaştığı ve çocukların bu salgına karşı bağışıklıklarının neden bu kadar zayıfladığıdır.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü çocukların fail olduğu şiddet olayları karşısında oluşan toplumsal tepki, kolaylıkla çocukları şeytanlaştıran bir yöne savrulabilmektedir. Oysa böyle bir yaklaşım, sorunu anlamayı ve çözüm üretmeyi zorlaştırır; zaten kırılgan konumda olan çocukların üzerindeki yükü de artırır. Çocukların fail olduğu şiddet vakalarının toplum ve medya tarafından yetişkinlerin fail olduğu vakalardan nasıl ve neden farklı biçimlerde ele alındığı, çocukluk çalışmaları perspektifinden düşünmeye değerdir. Bununla birlikte bu yazının amacı çocukları tartışmak değil; şiddeti mümkün kılan toplumsal dinamikleri anlamaya çalışmaktır.

Şiddet en genel anlamıyla başka bireylere, topluluklara ya da nesnelere bilinçli zarar verme eylemi olarak tanımlanabilir. Hatta kişinin kendisine şiddet uyguladığı durumlardan da söz etmek mümkündür. Bu tanım bize şiddetin üç temel unsurunu gösterir: fail, eylem ve hedef. Şiddetin ortaya çıkışında yalnızca faille ilgili değil, eylemin kendisiyle ve hedefle ilgili koşullar da etkilidir. Bu koşullar aileden okula, mahalleden çalışma hayatına, ekonomiden siyasete kadar uzanan geniş bir toplumsal ekosistem içerisinde şekillenir. İlerleyen paragraflarda bunu açarak şiddeti ortaya çıkaran mikro ve makro eksenleri ilişkisel bir çerçevede ele almaya çalışacağım.

Şiddetsiz İletişim yaklaşımının kurucusu klinik psikolog Marshall Rosenberg, şiddeti “karşılanmayan ihtiyaçların trajik ifadesi” olarak tanımlar. Bu yaklaşım, şiddeti anlamak için önemli bir başlangıç noktası sunar. Tüm insanların paylaştığı birtakım fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlardan söz etmek mümkündür. Çok iyi bilindiği üzere Maslow bu ihtiyaçları bir hiyerarşi içerisinde ele alır. Bununla birlikte insanın —hatta birçok canlının— gerçekliği bundan çok daha karmaşıktır. Bazen tanınma, görülme ve kendini gerçekleştirme ihtiyaçları yaşamda kalma ihtiyacının bile önüne geçebilir.

Aç kalan birinin yiyeceğe ulaşmak için bir fırının camını kırması ile uzun süre görülmeyen, duyulmayan ve hiçbir yere ait olmayan bir gencin yıkıcı bir eylem aracılığıyla kendisini görünür kılmaya çalışması şüphesiz aynı şey değildir. Bununla birlikte her iki örnek de karşılanmayan ihtiyaçların insan davranışlarını nasıl şekillendirebildiğini göstermesi bakımından birlikte düşünülebilir.

Bu satırlar bazı okurlarda rahatsızlık yaratabilir. Oysa bir davranışı psikolojik ve sosyolojik bağlamı içerisine yerleştirmeye çalışmak, onu onaylamak ya da mazur görmek anlamına gelmez. Tam tersine, anlamaya çalışmak çözüm üretmenin ön koşullarından biridir. Konuyu yalnızca iyi-kötü, ahlaklı-ahlaksız karşıtlığı üzerinden ele almak, şiddeti ortaya çıkaran koşulları görünmez kılma riski taşır. Oysa dikotomik düşünme biçiminden çıkabilmek, şiddeti azaltmanın ilk adımlarından biridir.

Fiziksel ve psikolojik ihtiyaçların karşılanmadığı, bu ihtiyaçların karşılanacağına dair umudun da zayıfladığı noktalarda kişinin şiddete yönelme ihtimali artabilir.

Burada akla avantajlı bireylerin ya da toplumsal grupların neden ve nasıl şiddet uyguladığı sorusu gelebilir. Şüphesiz bazı şiddet biçimleri, özellikle de sistemik hâle gelmiş olanlar, mevcut ayrıcalıkların kaybedilmesi korkusuyla ilişkilidir. Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, nefret suçları ya da linç pratikleri çoğu zaman yalnızca mahrumiyetin değil, tehdit altında hissedilen iktidar pozisyonlarının da ürünüdür. Bununla birlikte altları kazındığında bunların temelinde de tanınma, görülme, ciddiye alınma ya da güven gibi ihtiyaçlar bulunur. Varoluşunu sahip olduğu ayrıcalıklara dayandıran bir kişi ya da grup için bu ayrıcalıkları kaybetme korkusu ölüm korkusuyla eşdeğer hâle gelebilir.

Bu değerlendirme söz konusu yıkıcı ve sistemik şiddeti olumlamaz ya da sorumsuzlaştırmaz. Yalnızca bu tür şiddet biçimleriyle mücadelenin de çok boyutlu olması gerektiğini hatırlatır. Dolayısıyla bir yandan ihtiyaçların karşılanabildiğine dair gerçek yaşam deneyimleri ve güven iklimi, diğer yandan da ayrıcalıkların söz konusu kültür içerisinde nasıl anlamlandırıldığı ve bireylerin psikolojileriyle nasıl etkileşime girdiği, şiddeti doğuran dinamikleri anlamaya çalışırken üzerinde düşünmeye değer konulardır.

Gelelim karşılanmayan ihtiyaçların neden şiddet şeklinde ifade bulduğuna dair bir başka noktaya. İfade ya da dışavurum yolları arasında seçim yapabilme kapasitesini belirleyen iç kaynaklardan biri de sağlıklı muhakeme yapabilme becerisidir. Bu ise öncelikle sağlıklı bir sinir sistemi gerektirir. Psikoloji bize sağlıklı bir sinir sisteminin güven ortamında daha kolay gelişebildiğini söyler.

Hayatta kalma ve geçim stresi, fiziksel ve duygusal tehdit içeren aile ilişkileri, hayatta kalma savaşına dönüşen sınav düzeninin belirlediği eğitim sistemi, nefes alma alanları ortadan kalkmış aşırı kalabalık ve hızlı şehir hayatı, sürekli sinir sistemini uyaran medya içerikleri ve ülke ikliminin normali hâline gelmiş iç ve dış düşmanlara karşı teyakkuz hâli... Böyle bir durumda, kendini bunlardan yalıtma lüksüne sahip küçük bir azınlık dışında toplumun geniş kesimleri için yatışmış bir sinir sistemine sahip olmak oldukça zorlaşabilir. Etki ile tepki arasındaki muhakeme penceresi daraldığında tepkiler de daha kolay otomatik reaksiyonlara dönüşebilir. Gündelik hayatta sokakta, metroda ya da bir ebeveynin çocuğuyla konuşma biçiminde bu uyarılmış sinir sisteminin izlerini görmek mümkündür.

Ayrıca sağlıklı muhakeme, yatışık bir sinir sistemi ortamında çocuğun zihinsel gelişiminin bir parçası olarak oluşan bir kapasitedir. Bunun için rol modellere ve deneyim alanlarına ihtiyaç vardır. Gergin ya da donuk, başka bir ifadeyle sinir sistemleri savaş-kaç veya donma modunda bulunan aile fertleri ve öğretmenlerle çevrili bir ortamda büyüyen çocuk bu rol modellerden yoksun kalabilir. Ahlaki olarak “ayıp”çı, akademik olarak ezberci bir eğitim sistemi ise bu kapasitenin gelişeceği özgür deneyim alanlarına yeterince yer bırakmayabilir. Ne yazık ki sinir sistemini destekleyen terapiler ve muhakeme kapasitesini besleyen eğitim olanakları da piyasada birer metaya dönüşmüş durumdadır.

Şiddetin kriz anlarında kolay erişilebilir olması, şiddetin güçle ilişkilendirilen bir araç olarak dolaşımda olmasıyla da yakından ilgilidir. Bu noktada kültürel örüntülere bakmak gerekir. Türkiye'de olduğu kadar dünyanın birçok yerinde de şiddet ile güç arasında güçlü bir ilişki kurulmaktadır. Şiddetsizlik çoğu zaman güçle değil, güçsüzlükle ilişkilendirilir. Çocuğuna bağırmayan ebeveynin sözünün geçmeyeceği, ceza vermeyen öğretmenin sınıfı yönetemeyeceği, sert konuşmayan yöneticinin otorite kuramayacağı ya da kavga etmeyen erkeğin ezileceği yönündeki yaygın kanaatler bunun örnekleridir. Medya ve popüler kültür de çoğu zaman bu ilişkiyi yeniden üretir. Güçlü ve şiddet kullanan kahramanlar, güçlü ve şiddet kullanan kötülerle mücadele eder. Hikâye değişir; ancak güç ile şiddetin birbirine bağlanma biçimi değişmez.

Şiddetin hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamaya çalışırken yalnızca bireysel deneyimlere değil, insan doğasına ve toplumsal ilişkilere dair köklü kabullere de bakmak gerekir. Hobbes'un “insan insanın kurdudur” sözüyle özetlenebilecek paradigmadan çıkıp, şiddete yapışık bir güç tanımı yerine kişinin kapasitesine odaklanan ve gücü birbirine rağmen değil, birlikte kullanma imkânlarını açan yeni yaklaşımların yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır. Bu yazının sınırları içerisinde ayrıntısına girmesek de feminist özen etiğinden insansonrası tartışmalara kadar uzanan geniş bir literatürde bu dönüşümü besleyebilecek kaynaklar bulmak mümkündür.

İnsanlar dünyaya iki temel psikolojik ihtiyaçla gelirler: bunlardan ilki bağ kurmak, ikincisi ise özerkliktir. Çocuk, bakımvereninden ayrışmaya başladığı andan itibaren bu iki ihtiyaç arasında salınır. Buradaki denge bireye hayatla başa çıkmak için sağlam bir zemin sunar. Bununla birlikte baskın kültür çoğu zaman bu ihtiyaçların dengeli biçimde karşılanmasına izin vermez. Bağ kurma uğruna özerklikten ya da özerklik uğruna bağlardan vazgeçilir. Her iki uca savrulmak da çeşitli zorlanmalar getirebilir. Kişi kendisine yabancılaşabilir ya da yoğun bir yalnızlık hissedebilir. Bazen geri planda kalan bu ihtiyaçlar, kişinin kendisini göstermeye yönelik radikal eylemlere ya da yalnızlık hissini pansuman eden bağımlılık ilişkilerine dönüşebilir. En kötü senaryoda ise her iki ihtiyaç da karşılanmadan kalır. Birey ne gerçek bir bağ kurabilir ve güvende hisseder ne de özerkliği ve biricikliğiyle görülür. Böyle durumlarda ortaya çıkan şiddet, ister dışa ister içe dönük olsun, daha yıkıcı biçimler alabilir.

Bağların olduğu yerde özerkliğin yadırgandığı bir kültürde yaşıyoruz. Dolayısıyla sınır koymak ve kendimizi korumak çoğu zaman zihnimizde düşmanlıkla birlikte işlemektedir. Birine sınır koyacaksak önce onun haksız olduğuna kendimizi ikna ederiz. Güç de çoğu zaman “sana rağmen ben” ya da “bana rağmen sen” mantığı içerisinde algılanır. Ya birinin üzerinde güç kullanır ya da bir başkasının bizim üzerimizde güç kullanmasına izin veririz. Böyle bir kültürel zeminde siyah ile beyaz, iyi ile kötü arasındaki ayrımlar katılaşır; sınır koymak ile saldırganlık, kendini korumak ile karşı tarafı bastırmak birbirine karışabilir.

Tam da burada, yukarıda sözünü ettiğimiz medya içeriklerinde sıkça karşılaştığımız güçlü ve şiddet kullanan kahramanlara geri dönebiliriz. İyiler ve kötüler... İyi ama güçlü ve şiddet kullanan süper kahramanlar; kötü ama yine güçlü ve şiddet kullanan süper kahramanlar, iyi ve kötü mafyalar... Burada meşru şiddet miti devreye girer. Birinin insanlığını görünmez kılarak onu şiddet uygulanabilir hâle getirmek mümkün olur. Oysa şiddetin önemli koşullarından biri, karşımızdakinin insanlığını görünmez kılabilmektir. Düşmanlar, hainler, ahlaksızlar, sapkınlar, “onlar”... Bu etiketlerin ortak özelliği, insanları karmaşık ve çok boyutlu varlıklar olmaktan çıkarıp tek bir kimliğe indirgemeleridir. Şiddet çoğu zaman tam da bu indirgeme üzerinden mümkün hâle gelebilir. Bu nedenle şiddeti azaltmanın yollarından biri yalnızca davranışları değil, kullandığımız dikotomik dili de dönüştürmekten geçmektedir.

Toparlayacak olursak, şiddet salgınının çocuklara kadar ulaşması ve onların bağışıklığının zayıflamasının nedenlerini anlamak için çocukların içerisinde serpildiği toplumsal ekosisteme daha yakından bakmamız gerekir. Çünkü şiddet çoğu zaman bireysel bir tercih ya da karakter sorunu değildir. Karşılanmayan ihtiyaçların, kronikleşmiş güvensizlik duygusunun, daralan muhakeme alanlarının, güç ile şiddeti birbirine bağlayan kültürel örüntülerin ve insanları birbirine yabancılaştıran toplumsal ilişkilerin içerisinde filizlenir.

Bu nedenle şiddete karşı bağışıklıktan söz edeceksek, bunu bireysel bir özellik olarak değil, ilişkisel ve toplumsal bir kapasite olarak düşünmek gerekir. Şiddete karşı bağışıklık, insanların hiçbir zaman öfkelenmemesi ya da çatışma yaşamaması değildir. Aksine, ihtiyaçların şiddete başvurmadan ifade edilebildiği, farklılıkların tehdit olarak algılanmadığı, sınırların düşmanlıkla karıştırılmadığı ve çatışmaların ilişkiyi ortadan kaldırmadan yönetilebildiği koşulların varlığıdır.

Nasıl biyolojik bağışıklık tek bir organın değil, bütün bir sistemin birlikte çalışmasıyla mümkün oluyorsa; şiddete karşı toplumsal bağışıklık da aileden okula, mahalleden medyaya, çalışma yaşamından siyasete kadar uzanan ilişkiler ağı içerisinde üretilir. Çocukların ihtiyaçlarını fark eden yetişkinler, muhakeme kapasitesini besleyen eğitim ortamları, güven duygusunu destekleyen sosyal politikalar, güç ile şiddeti özdeşleştirmeyen kültürel anlatılar ve farklılıklarla bir arada yaşamayı mümkün kılan kamusal alanlar bu bağışıklık sisteminin parçalarıdır. Şiddet bulaşıcı olabilir; ancak güven, aidiyet, karşılıklı tanınma ve işbirliği de bulaşıcıdır.

bukemektepli.jpg

Çocuk ‘hayır’ dediğinde kendi ihtiyacına ‘evet’ der

​

Zeynep İşman

Milliyet Gazetesi

29 Mart 2026

​

İlişkilerde farkındalık, iş birliği ve yargısız dili öngören ‘şiddetsiz iletişim’ yeni bir yaklaşım. Eğitmen Büke Koyuncu ile çocuklarla ilişkimizde sınırları korumak, çatışmaları yönetmek ve aradaki bağlantıyı kuvvetlendirmek üzerine neler yapabileceğimizi konuştuk

 

Şiddetsiz iletişim yaklaşımıyla tanıştığımda, kızım yeni doğmuştu. İlk kez dinlediğim Sura Hart’ın, en zorlayıcı çocukların en iyi öğretmenler olduğunu söylemesi, bende çok büyük bir farkındalık yaratmıştı. Yıllar içinde pek çok eğitime katıldım. İnsanların hem kendi iç dünyalarında hem de ilişkilerinde farkındalık ve iş birliği yaklaşımını esas alan ve yargısız bir dil benimseyen “Şiddetsiz İletişim felsefesi”, Psikolog Marshall Rosenberg tarafından geliştirildi ve bugün dünya genelinde 65’ten fazla ülkede uygulanıyor.

Şiddetsiz İletişim Derneği, 11-12 Nisan’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Bomonti Yerleşkesi’nde, Şiddetsiz İletişim Festivali’nin üçüncüsünü gerçekleştirecek. Festivalde aile, kişisel gelişim, iş dünyası, okul ve toplumsal dönüşüm alanlarındaki başlıklardan biri de “Çocuğumdan hayırı duymak ve bağlantıya dönüştürmek”. Şiddetsiz İletişim Eğitmeni Büke Koyuncu ile çocuklarla ilişkimizde bu konuyu el aldık.

İletişimin olduğu her yerde çatışma da var ama çatışmaya bakışımız genelde olumsuz. Çocuklarımızın “hayır” dediğini duymaya başladığımız andan itibaren bu süreci nasıl yöneteceğimizi bilemiyor ve kaygılanıyoruz. Neden böyle oluyor?

Eğer çocukluğumuzdan itibaren çatışmaların tek kazananı olduğunu öğrendiysek, çatışmayı aradaki bağın kopuşu olarak deneyimlediysek, çatışma olasılığı ortaya çıktığı andan itibaren sesimizi duyuramama, kendimizden vazgeçme kaygısı yaşıyorsak, duygusal ve hatta fiziksel olarak tehdit altında hissediyorsak, çatışmaya duygusal olarak regüle olmuş biçimde yani bir yetişkin olarak girme şansımızı da kaybediyoruz.

Çocuğumuzun “hayır” dediğini duyduğumuzda ne yapmalıyız?

Fark etmek ve merak etmek gerekiyor. ‘Bana ne oluyor’u fark etmek. Bedenimde hangi hisler var, hangi düğmelerime basılıyor? Şiddetsiz İletişimce söylersem “Ne hissediyorum ve bunun arkasında sesini duyurmaya çalışan hangi ihtiyaçlarım var?” Bu soruların cevaplarını araştırmak gerekiyor ve sonra merak etmek. Ya bu çocuğun derdi ne? Ne hissediyor ve neye ihtiyacı olabilir?

Her “hayır”, hayır demek midir?

Her “hayır” aslında “evet” de demektir. Çocuğumuz bizim bir isteğimize “hayır” der. Bunu yaparken aslında bir ya da birden fazla ihtiyacına da “evet” der. Biz dişlerini fırçalamaya gitmesini isteriz, o bu isteğimize “hayır” derken belki oyun, belki hareket, belki bağlantı, belki özerklik ihtiyacına evet der. O gün oyuna yeterince doymamıştır ve o sırada lezzetli bir oyunun ortasındadır. Evde koşuşturuyordur ve diş fırçalamak için durmak istemez. Diş fırçalamaya gitmek yatma hazırlığıdır fakat ona biraz daha biz, bizimle kurduğu bağlantı lazımdır. “Hayır” demekle özerkliğine sahip çıkıyordur, o an ne yapacağı üzerinde söz hakkına sahip olmak istiyordur.

Eğer ben kendi tetiklerimin farkındaysam ve diyaloğa mümkün olduğunca merkezimden başlıyorsam onun duygusunu ve ihtiyacını görebileceğimi varsayıyorum. Eş zamanlı olarak kendi duygu ve ihtiyaçlarımı gözden geçiririm. Dişlerinin sağlığı benim için önemlidir, çünkü onu çok seviyorum ve onu gözetmek önceliğimdir. Ayrıca bu diş fırçalama alışkanlığının küçük yaşta kazanılabileceğini düşünüyorumdur. Yine onun uzun vadede sağlığı ve konforu ön plandadır; gözetme ihtiyacım. Burada kendimize karşı dürüst olmak önemli. Üç dakikalık bir gecikmeye tahammülüm yoksa ki olabilir, burada başka ihtiyaçlar da devrede olabilir. Çok yorgun hissediyorumdur ya da ertesi gün işteki toplantı için çok strese girmiş olabilirim. O dişini fırçalayıp yatacaktır ki ben bir fincan çay içip kendime geleyim: Dinlenme, alan, rahatlama ihtiyaçlarım. Tüm ihtiyaçlar görünür olduysa bağlantı yolu açık oluyor. Her ikimizin de ihtiyaçlarını karşılayacak bir stratejide buluşmaya çalışıyoruz. Burası bir dans gibi; birbirini görerek, çekiştirmeden, birbirinin ayağına basmadan dans etmek. Bir şarkı açmak ve şarkı süresince dans ederek birlikte diş fırçalamak; ona diş fırçalayana kadar 15 dakika daha oyun süresi vermek ve o sırada salonda kendimi o an ona diş fırçalatma baskısından özgürleştirerek bir fincan çay içmek gibi.

 

Çocuklarla hangi yaş döneminde, nasıl bağlantı kurulur?

Şiddetsiz iletişimden süzdüğüm ve benim de altı yaşındaki kızımla bugüne kadar sonuç aldığım formül şu: Kendi tetiklerinin farkında ol, bunlardan üzerine çalışman gerekenler varsa bunlarla çalış; çocuğun sana “hayır” dediğinde kendine dair farkındalığını canlı tutmaya çalış ve ona dair merakını büyüt, kendi ihtiyaçların konusunda kendine dürüst ol, stratejilerde esnek ve yaratıcı olmaya çalış.

Kendinle bağlantı kurabilmek

Yapamadığımız, bağlantı kuramadığımız, çuvalladığımız zamanlar ne yapacağız?

Olmayabilir, her zaman olmuyor. Bazen duygusal bazen de fiziksel kaynaklarımız tükenebiliyor. Belki istediğim gibi iletişim kuramadım, ortalık iyice gerildi. Kendimle bağlantı kurabildiğim ilk an bakıyorum kendime. Biraz utanç ve suçluluk gelmiş mesela; o duyguları fark etmezsem onlardan kaçmak için hiçbir şey olmamış gibi olayı halının altına süpürebilir ya da kızıma dolaptan koca bir dilim telafi pastası çıkarabilirim. Oysa o duyguları fark eder ve kabul edersem, özen, bağlantı, gözetme ihtiyaçlarımla yeniden buluşabilir ve davranışım için özür diler, çocuğumu yeniden ihtiyaçlar temelinde diyaloğa davet edebilirim. Bunun da çocuklara ilişkiler, iletişim ve çatışma konusunda çok kıymetli bilgiler aktarmak olduğunu düşünüyorum.

​

milliyet2026.jpeg

“Çocuklar doğuştan empatik”

​​

Zeynep İşman

Milliyet Gazetesi

2 Kasım 2019

​

Şiddetsiz İletişim Derneği Kurucusu Vivet Alevi “Empati; şiddetsiz iletişimin temelidir” deyip ekliyor: “Çocuklar potansiyel olarak empati kurabilecek beceri ile doğarlar. Önemli olan bu tohumun hangi toprağa düştüğüdür. İçine düştükleri ortam bunu ya geliştiriyor ya da yok edip, şiddeti körüklüyor”

Amerikalı psikolog Marshall Rosenberg’in tüm dünyaya yaydığı Şiddetsiz İletişim Süreci’nin Türkiye temsilcisi ve Şiddetsiz İletişim Derneği kurucusu Vivet Alevi ile çocuklarla iletişimde empatiyi ve çatışma yönetimini konuştuk. Almanya’da uzun yıllar bu konuda çalıştıktan sonra, Türkiye’de Şiddetsiz İletişim Derneği’ni kuran Alevi 2004 yılından beri eğitmen ve danışman olarak çalışıyor.

 

Şiddetsiz iletişim ne demek?

Şiddetsiz iletişim, dürüstlük, doğruluk, şeffaflık ve açık iletişim demek. Cesaret istiyor. Ama bizim kültürümüz huzur bozulmasın diye pek çok şeyi öteliyor. Farkında olmadığımız derin korkularımız var. İsteklerimizi, ihtiyaçlarımızı dile getirmiyoruz. Çatışmalarla mücadele etme biçimimiz, çatışmaları geçiştirmek üzerine. Ya ilişkimizin yakınlığına bağlı olarak kavga çıkarıyoruz ya da “Boş ver” deyip geçiştiriyoruz. Anlaşmazlığın içinden geçmeyi bilmiyoruz. Şiddetsiz iletişim, anlaşmazlıkların içindeki anlaşma şansını bulmak ve karşı tarafla bir bağlantı kurmaktır.

 

Çatışmasız bir iletişim mümkün mü?

Bütün insanlar hayatlarının her anında, yaptıkları eylemleri, bir ihtiyaç karşılamak için yapıyorlar. Şiddetsiz iletişimin temel varsayımı bu. İletişim şeklimizi, karşı tarafı yargılamak üzerine kurarsak (doğru-yanlış-haklı-haksız) birbirimizden kopuyoruz. Saflaşıp, karşı karşıya geliyoruz. Şiddetsiz iletişim, dikkatimizi yargılar dünyasından, ihtiyaçlar dünyasına yönlendirebilmektir. Karşımızdakini iyi-kötü olarak değerlendirmek yerine, “Böyle davranıyor, acaba neye ihtiyacı var?”, “Ben böyle yapıyorum, acaba neye ihtiyacım var?” şeklinde düşünüp, dikkatimizi ihtiyaçlara vermektir. Çünkü ihtiyaçlar evrenseldir ve ancak bu şekilde karşımızdakiyle bağlantı kurabilir ve anlaşmazlıkların içinde anlaşma şansı bulabiliriz.

 

“Ülkede sosyal medya pedagojisi olmalı”

Toplumdaki şiddet patlamasının nedeni sizce ne?

Ödül ve ceza üzerine kurulu bir sistemde yaşıyoruz. Çocukları bile yüzlerce yıl cezalandırarak eğitmeye çalıştık. Şimdilerde ise ödüllendirerek büyütüyoruz. Yanlış yaparsam cezalandırılacağım ya da utandırılacağım duygusuyla büyüyoruz. Yetişkin olunca da hep yetersiz, tedirgin hissediyoruz. Sonucunda da bütün yaratıcılığımızı yitiriyoruz, yanlış yapmamak için düşünmüyoruz. Öyle olunca da otoriteye teslim oluyoruz. Çatışmamak için de kendimizi ifade etmiyoruz. Hep boş verme ve idare etme kültürü hakim. Uzun süre biriktiriyoruz. Dürüst ve açık olamıyoruz, dedikodu yapıyoruz. Bu ani patlamalar, iletişim kurmayı bilmediğimiz için, uzun süre bastırdığımız, ifade edilmemiş, biriken şeylerin çıkması.

 

Çocukları şiddetten nasıl koruyacağız?

Şiddet öğrenilen bir şey. Evlerde televizyon kapanmıyor. Gençler sosyal medya ve diğer kanallardan şiddete maruz kalıyorlar. Farkındalık olmadığı için şiddete maruz kaldıklarının farkında değiller. Çocukların neyi seyrettiklerini bilmeliyiz. Süreli olmalı ve elemeliyiz. Ülke genelinde bir sosyal medya pedagojisi olmalı. Şiddet içeren videoları izlemeyin, yaymayın, güvendiğiniz kaynakları eleyin ve sadece onları takip edin.

 

Çocukta empatiyi nasıl geliştiririz?

Çocuklar modelleyerek öğreniyor. Biz kendimiz empatik bağlantı kurmayı becerirsek, onların zaten doğalarında var. Tüm çocuklar potansiyel olarak empati kurabilecek beceriyle doğuyorlar. Önemli olan bu tohumun hangi toprağa düştüğü. Hangi iklimde yetiştiğiniz sizi siz yapar. İçine düştükleri ortam bunu ya geliştiriyor ya da yok edip, şiddeti körüklüyor.

 

Peki nasıl yok ediyoruz?

Eğitime ve şekillendirme derdine düşüyoruz. Onlar da erkenden bizim istediğimiz şeyleri yapmaya çaba harcıyorlar. Çocuklarla birlikte öğrenebiliriz. Ama hep öğretme derdindeyiz. 

 

Şiddetsiz iletişim ergenlik döneminde nasıl yardımcı olur?

Ergen etiketini yapıştırınca, onun insanlığını unutuyoruz. Bu insan yavrusu büyümeye devam ediyor. Dünyayı anlamak istiyor. Yeni şeyler keşfetme peşinde. Özerkliğine saygı duymayı başarabilirsek, onun bir birey olduğunu unutmazsak, merak içinde olursak becerebiliriz. “Neden bunu yaptı?”, “Hangi ihtiyacı var?” sorularını sürekli kendimize sormalıyız. Yanlış yapmadan öğrenme mümkün değil. Refakatçi ve yol arkadaşı olabiliriz. Evini geri dönüp sığınabileceği yer bilmesi, onlara yapacağımız en büyük katkı.

 

Şiddetsiz iletişim sisteminin suç işleyenlere yaklaşımı nasıl?

Elbette bir tutuklunun verdiği zarar hiçbir şekilde hoş görülemez. Ama bir insanı yargısız dinlediğimizde, o insan yavaş yavaş duvarlarını kırıyor ve kendi kendine dönüşmeye başlıyor. Empati ile dinlemek, yaptıkları hiçbir şeyi meşrulaştırmaz. Ama yargılamak da, değişimin ve iyileşmenin önündeki en büyük engel. Örneğin dünyada çok yeni ‘onarıcı adalet’ sistemleri çalışılmaya başlandı. Onarıcı adalet; mağdurun güvenliğini sağla, koruyucu güç kullan ve zarar verenle hemen çalışmaya başla diyor. Amerika’daki bazı hapishanelerde mindfulness, yoga ve şiddetsiz iletişim programları uygulanıyor. Böyle bir şeyi desteklemek, risk almaya değer.  

​

​

milliyet.jpg

​​Evde barışı yaşayan çocuklar dünyaya barışı getirebilir

​

Damla Çelik Taban

Habertürk Gazetesi

15 Mart 2017

​

Çocuk gelişimi ve eğitim üzerine kitaplara imza atan Sura Hart, “Anne babalar çocukları için ev içinde barışçıl ve saygı dolu bir ortam yaratmayı becerirlerse, bu çocuklar barış becerilerini öğrenerek büyür ve onların ileride barışçıl bir dünya yaratmaları mümkün olabilir” diyor

MART sonunda Şiddetsiz İletişim Derneği ve Başka Bir Okul Mümkün Derneği’nin (BBOM) organizasyonuyla Türkiye’ye gelecek olan Sura Hart, ‘Şiddetsiz İletişim’i okullarda yaygınlaştırma amacı taşıyan bir eğitmen... 2000 yılında Şiddetsiz İletişim’in kurucusu Marshall Rosenberg tarafından eğitim projesinin başına geçmesi istenen Sura Hart’ın ‘Şefkatli Sınıf’, ‘Hata Olmayan Sınıf’ ve ‘Saygı Odaklı Ebeveynlik’ isimli üç kitabı bulunuyor.

- Ebeveynliğe yaklaşımından bahseder misin?

Ebeveynliğe yaklaşımımın temelinde merak ve alçakgönüllülük var. Bu daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir alan, içinde yaşarken öğreneceğiz, hatalar yapacağız... Mükemmel ebeveyn diye bir şey yoktur, olduğunu zannederek ebeveynlik yapacak olursak gerçekten zorda kalırız. Niyetin netliği de ayrıca önemli. Benim ebeveynlikle ilgili niyetim karşılıklı saygıya dayanan ilişkiler yaratmak, hem kendi ihtiyaçlarım hem de çocuklarımın ihtiyaçlarına eşit derecede duyarlı olmak, herkes için işe yarayacak çözümler aramak...

- Biz, nedense, ebeveyn çocuk arasındaki en önemli tutumun ‘‘sevgi odaklı olduğuna inanıyoruz, senin kitabında ve konuşmalarında ise ‘saygı’ çok daha fazla geçiyor ve merkezde yer alıyor. Bana bunun sebebini anlatır mısın?

Saygı, benim için, sevginin davranışa dönüşmüş halidir. Saygıyı tanımlarken çocuğuma bakıp onların varoluşuna saygı duyarak davranışlarının arkasındaki asıl ihtiyacı anlamayı kastediyorum. Çocukların davranışlarının arkasındaki ihtiyaçlar yetişkinlerinkinden pek farklı değildir, temelde hepimiz benzer şeyler istiyoruz. Mesela güvenlik, seçme özgürlüğü, empati, dürüstlük, bütünsellik, oyun, öğrenme... Çocuğumuzda şahit olduğumuz davranış zaman zaman hoşumuza gitmese de bunun arkasındaki motivasyonu görerek onu takdir edebiliriz. Yargılamak, suçlamak yerine ihtiyaçlarını daha becerikli bir şekilde tatmin etmesi için ona rehber olabiliriz.

- Günümüz ebeveynlerinin çocuklarla ilgili yaşadıkları en sık rastlanan zorluklar neler?

Bugünlerde insanlar çok hızlılar, aynı anda birçok şey yapmaya çalışıyorlar, kendileriyle ya da çocuklarıyla geçirmek için yeterince zamanları yok. Bu da birkaç soruna yol açıyor. Ebeveynler sürekli çok meşgul olduklarında çocuklarıyla aralarındaki sohbetler hızlı olmak zorunda. Ebeveynler kendilerine zaman ayırmazlarsa yorgunluk, stres ve kendi ihtiyaçlarından kopmuşluğun getirdiği bezginliği hissederler. Bu da onlara kendi ihtiyaçlarını tanımayı, net sınırlar koymayı zorlaştıran bir ruh hali. Ebeveynler çocuklarına karşı polis gibi davranmaya başlarlarsa, onlara bir şeyleri yaptırmaya, disipline etmeye ve yön vermeye çalışırlarsa o zaman çocukla birlikte olmanın keyfini çıkarmaya, onları dinlemeye ya da takdir etmeye zamanları kalmaz.

- Bunları nasıl çözebiliriz?

Ebeveynler eğer biraz yavaşlayabilirlerse ve çocuklarını gerçekten dinlemek için zaman ayırırlarsa hem daha yakından tanırlar, hem de onlardan çok daha fazla keyif alırlar. Aslına bakarsanız ebeveynlerin de empatiye ihtiyacı var ve bu ihtiyaçları pek de sık karşılanmıyor. Onların da takdir edilme, destek görme ihtiyaçları var. Bir yandan da sadece çocuklarıyla değil diğer insanlarla olan iletişimlerini de geliştirecek ve kolaylaştıracak iletişim yöntemlerini öğrenmeleri işe yarayabilir.

- Ebeveynlerin sorunları kültüre göre değişiyor mu yoksa global mi?

Yakın zamanda uzunca bir süre Çin’de kaldım ve anladım ki Çin’deki ebeveynlerin sorunları Amerikalılarınkinden farklı değil. Türk ebeveynlerinde de böyle olup olmadığını merak ediyorum, yakında göreceğim.

- Şiddetin her türüyle dolu bir dünyada barışçıl, ötekilerin ihtiyaçlarına ve dünyaya dair algısı açık, kendini güvenli hissedebilen çocuklar yetiştirmenin bir yolu var mı?

Çocuklar çoğu şeyi evden, anne babalarıyla olan ve onların birbiriyle olan ilişkilerinden öğrenirler. Ancak ebeveynler kendi ilişkilerinde ötekilerin ihtiyaçlarına duyarlı, saygılı, dürüst ve nazikse çocuk bu davranışları modelleyebilir. Anne babalar çocukları için ev içinde barışçıl ve saygı dolu bir ortam yaratmayı becerirlerse, bu çocuklar barış becerilerini öğrenerek büyür ve onların ileride barışçıl bir dünya yaratmaları mümkün olabilir.

Not: Sura Hart, BBOM öğretmenlerine vereceği eğitimin ardından bir de tek günlük ebeveyn eğitimi verecek. 28 Mart günü gerçekleşecek eğitime katılmak isteyenler info@happynest.com.tr adresine e-porta atarak bilgi alabilirler.

 

Şiddetsiz İletişim Derneği Başkanı Vivet Alevi:

“İNSAN yavrusu özündeki şefkatle doğuyor ve daha sonra deneyimlediği, öğrendiği ve şartlandığı pek çok şey nedeniyle bu doğasından uzaklaşıyor. Biz insanın doğasındaki şefkate güveniyoruz. İnsanların bir arada, kendileriyle ve çevreleriyle barış içinde yaşamasının yollarını kolaylaştırmak için iletişim becerilerimizi geliştirmeye destek olmak istiyoruz. Bu amaçla, Sura Hart’ın ebeveynlerle yapacağı çalışmanın aile içi ilişkilere fayda sağlamasını umut ediyoruz. Herkesi kalbimizden gelen sesle, kalbimizden gelen dille selamlıyoruz.”

 

Şiddetsiz iletişim, okul, öğretmenler

BAŞKA Bir Okul Mümkün Derneği (BBOM), “Başka Öğretmenler Mümkün” (BBÖM) adı altında 2015 yılından beri öğretmenlerin katılımcı ve barışçıl öğrenme topluluklarına katkı sunmaları için çeşitli çalışmalar yürütüyor. Bu çalışmaların temelini oluşturan alanlardan biri çocuk katılımı, diğeri ise ‘Şiddetsiz İletişim’. 25-26 Mart tarihinde gerçekleşecek 2 günlük seminerde, BBÖM’ün içinde yer alan 35 öğretmen ve uzman ile çocukların empati ve çatışma çözme becerilerini güçlendirecek bir kart oyunu olan ‘The No-Fault Zone’, tasarımcısı Sura Hart’ın kolaylaştırıcılığı ile deneyimlemek ve Türkiye’de yaygınlaşabilmesine dair yürütülecek pilot çalışmayı planlıyorlar.

Öğretmenlerin edindikleri bilgileri ve oyunu sadece çocuklara değil öğretmen arkadaşlarına da aktaracakları ve bu sayede okulda bir şiddetsizlik kültürünün yaygınlaşması için ilk adımın atılmış olacağı öngörülüyor.​​​​

haberturk_damla_celiktaban.jpg
bottom of page